19 Mayıs 1919 Atatürk’ ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Gönül isterdi ki; çok ağır ve zorlu şartlarda kazanılmış büyük zaferin mücadelesinin başladığı günün 100. yılında tüm yurtta şenlikler olsun. Herkes birlik ve beraberlik içinde bu anlamlı günün önemine yaraşır şekilde kutlamalarla geçirsin. Tüm bu buruklukla beraber, keskin zekası ve mükemmel ileri görüşlülüğü ile Mustafa Kemal’in biz gençlere kaleme aldığı Gençliğe Hitabe’ den o kesit aklıma gelir ve içimden derim ki; yüz hatta daha da öncesinden bile bu günleri görmüş, umutsuzluğa düştüğümüzde sarılmamız için yol haritasını göstermiş derim. 
Bu sıralar elimde Yılmaz Özdil’ in kaleme aldığı Mustafa Kemal adlı kitap var. Atatürk’ ün doğumundan ölümüne yaşadığı olayları, çevresinde bulunanlarla olan anılarının topladığı dili sade ve akıcı bir kitap. Okudukça bilmediğimiz daha neler var kim bilir dedirtiyor. Sindire sindire okumak gerekiyor. Günün anlam ve önemine yakışan bir bölüm var kitapta; 

“Mustafa Kemal karargâhını Havza’ya taşıma kararı aldı.

Samsun güvenli değildi, İngiliz kaynıyordu.

Arkadaşlarıyla birlikte ahı gitmiş vahı kalmış hurda bir Benz otomobile bindi, anca bunu bulabilmişlerdi, yola çıktı

Asfalt yok, tarladan bozma toprak yol yağmurdan iyice balçık haline gelmişti, bata çıka gidiyorlardı.

Arka koltukta değil, önde, şoförün yanında

oturuyordu. Bazen dayanamıyor, çukurlardan kurtulmak için direksiyona müdahale ediyordu, şoför gayrimüslim yaşlı bir adamcağızdı.

Otomobil zaten haraptı, yarım saat bile dayanamadı, tık diye arıza yaptı, kaldı. İnip beklemekten başka çare yoktu.

Yaşlı şoför tamir etmeye çalışırken yol kenarında bir ağaç altına çekilip, işi sabırla oluruna bırakacaklardı

İşte bu davranış biçimi asla O’na göre değildi

Oturup beklemek karakterine aykırıydı.

Arkadaşlarına baktı, “yürüyebilir misiniz” dedi.

Soru sormamıştı aslında… Cevap vermelerini 

beklemeden, döndü, yürümeye başladı.

Mecburen peşine takıldılar. Bir saat kadar uzakta

Karageçmiş Köyü vardı. Orada konaklayacaklardı.

Geceyi atlatacak, sonra tekrar Havza’ya doğru yola çıkacaklardı.

Kafalarında geleceğe dair milyon tane endişeyle sessiz sessiz giderlerken, mırıldanmaya başladı…

Dağ başını duman almış

Gümüş dere durmaz akar

Güneş ufuktan şimdi doğar

Yürüyelim arkadaşlar!

“Siz de söyleyin” diye seslendi coşkuyla…

“Yorgunluğunuzu alır, güç verir” dedi.

Hep birlikte söylediler.

Bu gök, deniz nerede var

Nerede bu dağlar taşlar

Bu ağaçlar güzel kuşlar

Yürüyelim arkadaşlar!

Türkçe öğretmeni ve

Beden eğitimi öğretmeni Selim Sırrı Tarcan, yüksek eğitim için gittiği İsveç’te duymuştu bu melodiyi…

“Şakıyan üç kız” isimli bir şarkıydı. Jimnastikte

kullanabilirim diye düşünmüş, notalarını kaydetmiş,

Türkçe öğretmeni ve şair Ali Ulvi Elöve’ den rica etmiş, söz yazmasını istemişti. Birinci Dünya Savaşı’ nın tamamen aleyhimize 

döndüğü, milletin derin ümitsizlik yaşadığı günlerdi. 

Ali Ulvi bey bu duygularla, İstanbul Moda’ daki öğretmen okulunun denize bakan odasında pencere kenarına oturmuş, kareli defterine mavi mürekkeple yazmaya başlamıştı, dağ başını duman almış…

İlk kez 1916 yılında erkek öğretmen okulunun beden eğitimi gösterileri sırasında söylendi. özellikle gençler tarafından öylesine sevildi, öylesine yüreklendirici bulundu ki, kulaktan kulağa tüm yurda yayıldı. Ezbere bilenler arasında, bu milletin kaderini ve tarihin akışını değiştirecek biri vardı.

Mustafa Kemal…

İnce ince yağan yağmur altında Karageçmiş Köyü’ne yürürken, gülümseyerek mırıldanıyordu.

Her geceyi güneş boğar

Ülkemizin günü doğar

Yol uzun da olsa ne var

Yürüyelim arkadaşlar!

19 yıl sonra, 1938…

19 Mayıs’ ın milli bayram ilan edildiği gün ağır hastaydı. O haliyle bile yine gülümseyerek hatırlayacaktı.

“Anadolu’nun dağ başlarını tekerleklerine çuval doldurduğumuz kırık dökük otomobillerle aşarken, yanımdaki arkadaşlarıma bu marşı söylemeyi âdet edinmiştim” diyecekti.”

​​

“Bütün ümidim gençliktedir” diyerek verdiği sorumluluğu taşımaktan onur ve gurur duyan bir Türk genci ve Türk kadını olarak; ilkokulda her sabah can-ı gönülden içtiğim and gibi, açtığı yolda, gösterdiği hedefe, durmadan yürüyeceğime söz veririm diyerek Genliğe Hitabesiyle hem yazıma son vermek hem de bayramımızı kutlamak isterim.


“Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır.Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-u-zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!
                                                                     

  Mustafa Kemal Atatürk

  20 Ekim 1927 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir